EVVEL ZAMAN İÇİNDE KENDİ MASALIMIZI YAZDIK!-2

EVVEL ZAMAN İÇİNDE KENDİ MASALIMIZI YAZDIK!-2
Yayın Tarihi: 22.06.2011 00:00:00

 

Mızrak Odası Sonunda Açılıyor!
İşte şimdi zihnine özgürleşme iznini vermesi ile en büyük deneyimi başlamıştı. Sihir devreye girmişti. Bu, Tera’nın kendi ben’im varlığını fark etmesi anlamına da geliyordu. Saat 16:00’a gelmek üzereydi ve aslında 7 odalı evin,  4. odasında olduğunu da henüz fark etmemişti.
İşte şimdi Tera, 4.odanın yanına usulca yanaşmıştı ve dev yılanların olduğu oda anahtara bile gerek olmadan açılmıştı.
İçeriden dev yılanların çıkacağı inancında olan Tera beklemeye başladı. Ancak içeride ne sepet ne de dev yılanlar vardı. Oda tamamen boştu ve içerisine sadece beyazın kör eden ışığı dolmuştu. Bunun anlamını çözmek için zihnine başvuracak gibi oldu ama artık onun bilişe dahil olduğunu hatırlayarak vazgeçti. Kalben anlamaya çalıştı ama beyaz ışık bunun da bir zihin tuzağı olacağını söyledi. Arayışta olan her zaman zihindir. Kalp gibi kendini gösterse de bu zihindir. Bu yüzden bunun sadece deneyimlenecek bir şey olduğunu söyler ve devam eder.
‘Bu deneyimden de geçtikten sonra öğretiyi kendiliğinden hissedeceksin ve gerçek bilişe dahil olacaksın’. Böylelikle Tera zihninin bir katmanınından daha geçti ve ardından bir sonraki deneyime hazırlamak için dinlenme odasına gitti.
Dinlenme Odası
İşte şimdi hikayenin sonunu neden tahmin edemediğini dinlenme odasında anlamıştı. Aslında tüm insanlığın muhakkak dinlenme odası olduğunu da artık biliyordu ve artık onlara böyle bir odanın varlığından bahsetmek istiyordu. Burası boyutları olan ve katmanlara ayrılmış,sadece bir kişinin yönetiminde olan bir odaydı. Fark ettiği ilk şey, odanın her boyutu bir evrendi ve tıpkı uykudaki gibi çok boyutlu rüyalara sahipti. Bu rüyaların boyutlararası kapasitesi vardı ve zaman bükülüyordu. İstendiği zaman her boyuta sıçrama yapılıyor ve zamanın olmadığı alana gidiliyordu. Bu alan enerjileri ile ortak çalışılıyordu. Dünya sadece evrenin boyutlarından biriydi. Zamanı büktüğü zaman: Deneyim için zamanı bir boyuttan ayırıp, diğer zamanlara ve boyutlara geçiş yaparak odanın her bölümüne-kesitine uğruyordu. Tüm yaşamları boyunca kendi olmuş tüm veçhelerini-yönlerini-kişiliklerini aynı parallelik içinde tüm boyutların enerjisi ile birlikte aktive ediyordu. Böylelikle illüzyonda kalmadan, kutuplaşma olmadan denge evrenleri inşaa edebiliyordu. Burada kaza ile ölüm deneyimlediğinde, diğer boyutta ölüm farkındalığına genişliyordu.  
Bundan böyle mesajı, kendisi gibi, odanın kapısını dışarıdan açmaya zorlayan ve hikayesini her gün imkansız hale getirenlere olacaktı. Çünkü sepet öğretisi dışarıda değil, içinde gömülü bir sır olarak kişinin yanlızca kendisindeydi.
Ancak bugün, dinlenme odasındaki bir sonraki deneyiminde, kendine farklı bir bakış açısı edindi. Aslında, kadim dost dediği kişinin yani ona sihirli mızrak hikayesini anlatan varlığın yine kendisi olduğunu gördü. Yıllardır bu odada yanlız başına olduğuna göre, hikayeyi ona kendisinden başka kim anlatabilirdi ki? Bu odaya onun izni olmadan kim girebilirdi ki? İşte şimdi dinlenme odasından da çıkmaya hazırdı. Biliş deneyim haline gelmek zorundaydı ve sepete doğru yaklaştı. Acaba sepetin içinde çatlamayan yumurtalar olsa bunlar; çatlamayan zihnimizin içinde kendini saklayan özümüz olabilir miydi ?
Çatlamayan Yumurtanın Çatlatan Sırrı Sara!
Sepet oldukça büyüktü ve içerisinde dev yılanı barındıran yumurta vardı.  Peki, bu dev yılanların yumurtanın korumacılığında sepetin içinde ne işleri vardı? Karmaşık gibi duran anlar bilincinin genişlemesi gereken katmanlarından biriydi. Bilincinin bu yeni farkındalığında bir an için eski dostunun, zihninin adının, Sara olmasını hatırlayarak çok şaşırdı. Onun adının gizemini şimdi daha iyi anlıyordu.
Sara. Tabii ya, bu aynı zamandamerkezi sinir sisteminin, bozuk olması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktı ve nöbeti de doğadaki şimşek çakmasına benziyordu. Ayrıca beyinde meydana gelen elektrik boşalmasıydı. Kısacası normal beyin faaliyetlerinin değişmesiydi, tıpkı kendi zihnine olanlar gibiydi. Bu isim bir tesadüf değildi. Doğadaki şimşek çakmasının aynısı olan Sara zihinli bedeni, sihirli kelimeleri hatırladığında tıpkı nöbet geçirdikten sonra ki aşama olan, elektriğini boşaltarak rahatlamıştı. Dünyada ki en büyük hamallık, zihnin yüküydü. Bir kez daha zihninin-Sara’nın gerçek görevini (bilgi depolamak) hatırlamasına izin vererek bir katmandan daha geçti. O’nu şefkat duyarak, olmayan görevlerinden özgürleştirdi ve bu güzel hanımefendiye hizmetini yapabilmesi için zaman değil ‘ayrıcalık’ tanıdı. Düşünmek yerine hissetmeyi ve sayede hamallıktan kurtulmayı öğretti.
Sara’ya göre-bize göre-onlara göre, dev yılanlar korkutucu, diğerlerine göre de sevimli olacaksa, bu ‘kutuplaşmanın’ özgürleşmesine ve genişlemesini de olanak sağlayacaktı. Bu ayrıca, ‘çatlamayan yumurtanın’ içinden doğmamış bilincin her an fark edilmesine dikkat çekecekti. Başka bir deyişle çatlamamış yumurta: Kutuplaşma olmadığı için, iki farklı kavramın olmadığı bilinç halidir. Dolayısıyla tüm kavramların, her zaman yanılsamadan ibaret olduğu farkındalığa genişleme hali. Başka bir deyişle; yumurta çatlamadan önce tek’lliğin bilincine genişlemek için kendi içindeki ‘ikileme’ ihtiyacı varmış gibi davranarak kendi görünüşünü yansıtır ama bunun illüzyon olduğunu bilir. Tıpkı, işe geç kalmamak için saatimizi 19 dakika ileri kurup sonra kurduğumuzu hatırlamamak için o zaman diliminde değilmişiz gibi davranan halimiz. Bu anlamıyla doğmamış bilinç, doğrulmamış zihindir. Tera kendi kutsal tapınağında artık içinde gömülü olan iki uçlu mızrağı bulmuştu. Şimdi onu ortaya çıkarma zamanıydı ve kendini kozmik ışık bedeninde düşlemesi bile farkındalığını artırmıştı. Tera, kozmik yumurtanın içinde (tüm deneyimlerin oluştuğu ve tekrar oluşacak sonsuz alan) kendi sırrından haber alan ve kendi sırrından haber veren, nötr enerjide merkezlenmişti. O halde şimdi, bilinç enerji ile çalışmaya hazırdı. O artık haberci meleğine yani kozmik yumurtaya dönüşmüştü ve çatlama zamanıydı. Tera’nın kadim sır öğretisine, kendi kadim bilge anlatımıyla, yakından bakmaya ne dersiniz?
Haberci Meleği Kozmik Yumurta!
Doğmamış bilinç, kozmik bilgi olarak yani evrenin kitabının sırları, ruhen yükselişe geçtiğimiz an’da bize aktarıyorsa bizim de bu bilgiyi saf hali ile, doğurmadan-bütünlüğümüze ait olan alanımızdan çekmemiz için cesaret etmemiz gerekir.
Zihin  merkezli olmaktan öteye geçtiğimiz an, milyarlarca canlıya yetecek kadar tek bir yumurta farkındalığında ancak çok boyutluluğumuzda birleşiriz.Bu birleşik alanın, ‘olanın’ bireysel deneyimlerine izin veririz ve yumutanın içinden hep ‘bir’likte’ çıkarız. Böylelikle, biz kimiz sorusunun artık tartışmalarına son veririz. Sahi biz kimiz? Ya da kim oluyoruz da bu tartışmalara son veriyoruz?
Zihin, illüzyon varlığını ‘benim’ diye sahiplenirken, bilinç illüzyon yanılsamasından çıkarak tüm varlığı ‘ben’im varlığına’ ait olduğu tekillikte bilir. Bunun aksi genişlemesi olmayan bir evrenin batışıdır. Dolayısıyla doğum yoktur. Ancak yumurtadan çıkan varlığımız, her an ilahi elbisenin ışığında sadece mutlak olanla iş birliği içerisinde ve kendi sihirli odasında boşluğun bir kaybolup bir geri gelmesinin seyri vardır. Bu anlayış içerisindeki ruh, ‘zannetme illüzyonundan’ aslına geri döner.
Zihnimiz iki uçlu mızrak sayesinde kozmik bilişe dönüşünce, kendimizin kendimize olan mesafesiz boşluğunu yaratırız. Burada doğum ve doğrulacak bir kavram yoktur. Çünkü zaten varolmuş olanın kendisini bu prosese sokması düşünülemez. O halde burası yaratımın da olmadığı alandır. Burası, mutlak olanın kendi potansiyellerini çok boyutlu olarak deneyimlendiği alanıdır.
Yaratımı  sadece elbisenin (madde dünyası) görünüşü olarak idrak edebilirsek; bu da, sana göre bana göre kavramının anlaşılması için çok önemlidir. Zihne göre tüm varolan; galaksi, mekan, uzay, kedi, kuş, ırmak, ağaç görünür. Kozmik bilişe göre varolan ilahi elbise olarak görünür. Dolayısıyla zihin bu kavramdan uzakta olduğu için an’a odaklanamaz ve bundan dolayı varolanı isimlerle, cisimlerle ve resimlerle tanımlamalar yaparak yaratımın ve zamanın peşine düşer ve akışı durdurur.
Bilinç ise çatlama öncesi yumurtada ki, ezeli ve ebedi bilgiyi, salt kendine ait tuzağına düşmeden kullanır ve tüm varolanı, isimlerden, cisimlerden ve resimlerden tanımsızlık kavramı içinde tutar. Böylelikle  tekrar birliğe dönmesine ve  an’da ki akışa izin verir.
Peki, varoluş akış halindeyse neden boş alanımızı neden hep doluymuş gibi zannederiz? Çünkü bunlar yığılma halinde ve kabz hali de denilen, dışarıya çıkamayan potansiyellerimizdir. Deyim yerindeyse, sanal kuyruğa girmiş, yaratılmayı bekleyen kapasitelerimizdir. Ancak zihnin kontrolünde oldukları için hiç bir gerçeklikleri yoktur.
22 metre bir borunun içine sürekli bir şeyler atsak ve en öndeki parçanın çıkmasına izin vermezsek arkadan gelenler yığılır ve artık boruya bir şey atamayacak hale geliriz, işte boşluk alanımız da böyle tıkalı boru gibi görünür. Dolayısıyla, ortaya çıkamayan potansiyellerimizi gelişimini tamamlayamayan yılanların yumurtadan çıkmasına benzetebiliriz. Böylelikle kişinin, DNA’larında gizli olan kendi kadim öğretisi, kendini bambaşka bir kimlikte gizler. Daha farklı bir bakış açısı ile söylemek gerekirse; gerçek kimliğin farkına varmak  özgürleştiricidir. Ancak bunun tersi durumu da kısıtlı bir enerji ile bizi yutmaya çalışan dev yılanlardan kaçmaya çabalamak gibidir. Gerçekte neyi simgeler bu dev yılanlar?
Neden Dev Yılanlar?
Dev yılanlar, hem bizim kozmik yumurtamızda genişleyen bilincimizdir hem de toplu bilincin empoze ettiği ve düşüncelerimizden atamadığımız korku illiüzyonudur. Oyun gereği, ilk başlarda kendini öylesine dev bir şeymiş gibi sunar ki, ironik bir şekilde hem bebek gibi saf enerjiyi algılarız hem de bizi yutacağını zannettiğmiz dev bir evren yılanı varmış zannederiz. Oysa yaşam enerjimizdir ve ona bambaşka bir kimlik vererek kendimizi cennetimizden kovmayı başarmışızdır. Bu Havva’nın, kandırılarak (illüzyona uğrayan zihnimiz) cennetten (Tanrısal alanımızdan) nasıl kovulduğunun da sembolize edilmesi açısından önemlidir.
Korku illüzyonu (dev yılanlar) yani; kendi varlığımızın bilinmeyene olan korkusu, kendimizi cennetten kovdurmaya yetecek güce sahiptir. Ama aynı zamanda tıp sembolu (yılan) olarak da değişik bir kimlikle, kendi şifacılığımızı hatırlatıcı gücüne de sahiptir.
Yılanları kundalini (vücudumuzda kıvrılmış uyuyan spiral yılan demektir) ile de sembolize edersek eğer,
1-      3.5 kez kıvrılmış haldedir sepetin altındadır. (7’nin yarısı olarak düşünelim)
2-      Korkuyu anlatmak için ‘3,5 atmak’ deyimini kullanırız. Kendi korkularımızı nasıl kendimizin beslediğimize en güzel örnek. İçimizde bir şeyler uyanacaksa bu bizi yutacak yılan mıdır yoksa bize şifalayacak yılan mıdır?
3-      Sepetin içinde duran dev yılanlar aydınlanmanın da sembolünü yansıtır. Mısır da uyuyan yılan kundalini ile sembolize edilir.
4-      Ama en önemli nokta: Dev yılanların sepet öğretisini, DNA’larımızda duran öğretilerimiz olduğunu fark eder etmez ‘uyuyan yılanı uyandırmaya’ başlıyor olacağız.
Bilinç sepetimizin aktive olması için Hz.Musa gibi saraya (bilinç-ya da tepe çakra) sepetin içinde süzülerek geleceğiz. Dolayısıyla, Firavun’un doğmamış çocuğu olarak, sihirli asa ile haberci meleği, kozmik yumurtanın sırrına varacağız!
Başka bir bakış açısı ile, Hz.Musa’nın doğabilmesi için 70,000 (tüm çakraların açılması) çocuğun, katledilmesinde ki gizemi anlarız. Hz.Musa’nın asasının yılana dönüşmesi, Nil’in ikiye ayrılması mucizeleri,  kendi öğretisini kullandığı içindir. 70,000 çocuk katledildiğinde (yumurta çatladığında zihin bunu doğan bir varlık gibi algılar ve kendine kimlik verir) Ancak kozmik yumurta, kendi bilinç doğumunu gerçekleştirdiğinde işte o zaman evren doğmamış ve doğrulmamış bir genişlemeyle tekamülüne devam ederek, tanımsız alana doğru yolculuğunu başlatır. Bu yolculukta kullanılan kimlik bilgilerinin üzerinde çok boyutlu ve sonsuzlukta genişleyen bir mekan ( evren) ve 11 haneli kimlik numarası vardır.  Sıra no:4 , hane no: 7,Cilt no: 1’dir. Verildiği yer: Kendimizden kendimize verdik. Verilme Nedeni: Oyun oynamak ve yaratımlarımıza elbiseler giydirmek.
Peygamberler toplu bilincin etkisine sokulmadan ki haliyle deneyimledikleri potansiyellerini, başka bir öğretiye sahip olmadan yapmışlardır. Hz. Musa’dan sonra Hz.İsa ve en nihayet Hz. Muhammed öğretileri de hep mucizeleri içermiştir. Ancak bu bizlere anlatılan deneyimler bir yerde ‘aynısını ben de neden yapamıyorum, çünkü ben peygamber değilim demek durumunda bırakmıştır’. Oysa bilinç bir şekilde, deneyimlenmiş öğretilerin etkisinde kalarak doğuma girmiştir. Dolayısıyla kişi, kendi bilişinde yani kozmik yumurtanın içinde olduğunu fark etmeden-genişleyemeden, yanlızca acizliğini deneyimler.



Yazarın Son Yazıları
-YENİ BİN YILIN KUTLAMASI!

-İNSAN VE BİRİCİKLİK

-ISSIZ ADANIN RUZİBE TASARIMI

-TECAVÜZE UĞRAYAN ÖZGECAN DEĞİLDİR!

-SEVGİLİMİZLE AYNI ODADAYKEN, ONA MEKTUP YAZMAK!

-Aralık Ayında Bizi Neler Bekliyor?

-ÖYLESİNE AŞK OLMAZ !

-VAROLUŞ İÇİN KURMACALAR


YAZARLAR



Yazarın En Çok Okunan Yazıları
-HAYVANLARIMIZI ASLINDA NEDEN SEVMELİYİZ?

-VEGAN OLMAK KORKULU BİR RÜYA MIDIR?

-SİZDEN OL`MA SİZİ SEVMEK!

-SEVGİLİLER GÜNÜ VE BİR AŞK HİKAYESİ

-KRALİÇE ÇIPLAK

-YORUMSUZ!

-Ben Bir Yunus Olsaydım...

-PEMBE HANIM VE MUTLU BEY! BU SEFER DE OLMADI


Size daha iyi hizmet verebilmemiz için sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Giriş yaptığınız andan itibaren çerez kullanımını kabul etmiş sayılacaksınız.  Detaylı bilgi için tıklayın...
 X