olmadı -galaksiye- kaçarız.

olmadı -galaksiye- kaçarız.
Yayın Tarihi: 9.01.2015 00:00:00

her şey değil belki; ama dip akıntının dalga boyuna galip gelmesi, büyük ev ablukada adında bir grubun kafamızı daha çok karıştırmasıyla başladı. adını turgut uyar’ın bir şiirinden alan ve kendilerinin canavar banavar, afordisman salihins, balon suyla da dolar, bentek sizhepiniz, bariton, gelicem nerdesin, galvaniz gelbiraz ve baksen oyalama olduklarını iddia eden bu insanlar, kararlılık birimi olarak önümüze bir önceki gece masada unutulan keki sundu. taşları cebimize doldurup sağa sola, ‘ne var ne yok?’ naraları atmamızı; mutsuz olsak da keyfimizin yerinde olabileceğini salık verdi. çünkü karanlık hurda bir eşyaydı ve onu evin en güzel yerine yerleştirmiştik. ve günün sonunda, kendimizden daha iyi ve daha uzak bir başka biz bulamadık. 

takvimler maya’yı gösterdiğinde dünya’nın son konserini veren büyük ev ablukada’nın ardından yeni bir zaman birimi açıldı önümüzde. kelimelerin paralel evrenine geçtiğimiz bu zamanda, cümleler boyut değiştirdi. işler değişti, anlamların zemini kaydı. 

aslında vimeo üzerinden devam eden minimalist bir canlı müzik projesi olan yüzyüzeyken konuşuruz, huzuru satın alıp içimize yerleştirdi. denize kıyısı olmayan insanları biz de sevmezdik, kaan boşnak’tan duyunca ikna olduk. kadıköy’deki evdeki çayın altını da, ölmeyi de tartışmaya açık bıraktık. gidenlerin nasıl’ını hep merak ederken ertesi sabah sevgiliyi görememenin ölmekle eşdeğer olacağını mırıldandık bir yandan onun ateş etmesini beklerken. çok düşündük. çok üzüldük. çok özledik. çok yorgunduk ve ağrılar. kırıklarımız vardı. eziklerimiz ve çiziklerimiz. yine de susup kaldık. yine de ölmedik ve fakat yıprandık. çünkü biz, nerede bir yalnızlık görsek, sahibine ağır gelmesin diye, ucundan biraz alanlardık.

topladığımız tüm yalnızlıklardan bir galaksi kurduk kendimize. sorunlu gezegenler arasında yolculuk yaparken yorulunca son feci bisiklet’le tanıştık. ankara’da etrafına bakınca güzel şeyler gören insanlara kulak verdik ve sonra. aniden doğan güneşi ruhumuzla eş tutup kendi krallığımızın varoluşunda yokuş aşağı sürdük aynı ruhu. yazılmamış oyunu oynarken seyirciyi unutup, ortada sadece sahne ve biz kaldığında, nasıl yalnız olduğumuzu anladık. var oluşumuzun hezeyanını güneş sisteminin üzerine attık; yazın giydiğimiz bikiniye uzay taşlarını taktık, güneşten sıkılınca erkenden gece olduk. ışık çubuklarımızı saçlarımıza takıp geçmişimizi ve geleceğimizi ellerine teslim ettik.


paradokslara sarmalanmış kararsız ruh halimizin sırtını yok öyle kararlı şeyler’e yasladık sonra. şarkı çizip resim çalan adamlar, `sadece sonbaharda hüzünlenen adamlar` olarak tanıştırdılar kendilerini. kendini fark etmeden gel, dediklerinde aslında kendimize zarar vermememiz gerekiyordu. ‘evet’ anlamında kafa salladık. bölünerek çoğalan insanların alarm sesleri arasında kendimizi duyamadık istanbul’un derinlerinde. yine ne kadar sövsek de, bir yandan hep kalmak istedik. umursamadan sevip ruhumuzu açtık. gölgelerde ve derin ormanlarda yürüdük. çünkü biliyorduk ki, bir sarılsalardı bütün güçleriyle, geçerdi bir günde.

onlar bizi çatıdan attıkça geri saydık; acaba kaç canım kalmış, diye. başını yiğitcan önal’ın çektiği bir can sıkıntısı oyununa daldık. dünden kalan yarım tostu yerken eskisinden bir farkı olmadığını anlayıp burun kıvırdık eski sevgiliye. yine de, yeni halimizi görsünler diye, kapıyı aralık bıraktık. toplu taşıma anonslarındaki kadınla bir sohbete daldık. her anımızda buz gibi olduğumuz için söylediklerini ince paltomuzun ceplerine doldurduk. her gün üzerine farklı renk kişilik giyenler hayatımızdan çıksınlar diye kutularına delikler açıp. halsizliğimizi boynumuza sarıp yine yollara verdik kendimizi.

başımız gökte yürürken halimden konan anlar’a takıldı ayağımız yine kadıköy’de. soluklanmak için önce kendimize bir çay söyledik. dışarıda çok ses var, içeride uzay. yaylılardan bir zaman aralığı. ‘tamam, olmasın be!’ dediğimiz noktada topyekün toplayıp denize attık en gerçek yalanları, batarken seyrettik. ne de olsa kökü bizdeydi. hayat, bizimdi. neresinden başlayacağımızı bilemediğimiz noktada başka bir kapı araladı bize tolga akdoğan. adamlar’la el sıkıştık. eski dostum tankla gelmiş, gibi hissettik. hayatlarımızın kaybeden, yanlış anlayan, oyunlara alınmayan, çemberin dışında kalan, dağılan ve kurgusal yaşayan tarafları ile barıştık.


yine de dağılmadı efkarımız. kadehimizi olması mümkün olmayan her şeye kaldırıp, seni görmem imkansız’la kırdık buzları. biz burada, kalbimiz yüz bin parça, damarlarında ölecek sevgiliyi beklerken yine var oluşumuzu sokaklara vurduk. ışıktan karanlığa vuranlara gülümseyip sırf ‘sen’ koktuğu için ruhumuzu yakmamacasına ‘sen’i bilmeyenlere karşı durduk. çöllere vurup kendimizi kum kokularını takip edip bulduk yolumuzu. kuma çakılı karanlık gezegenlerde uyandık ne sonra. tuğçe şenol ve gaye su akyol’un karşı karşıya oturup kendilerinden geçmesi ile kendimizi bulduk.

*

ve kadehlerimizi bir kez daha -son kez- doldurup çölün ateşinden çıkarak, ah, o uzayın yolunu tuttuk.




Yazarın Son Yazıları
-gönderenden alana hikayeler: postcards & beyond.

-sırlarını kendine saklayan yer: sundance.

-distopyalar da güzeldir: everything everything.

-alexander mcqueen: savage beauty ve londra`dan geriye kalanlar.

-unutmamak ile hatırlamak aynı şey midir?

-mogwai rakı masasında.

-olmadı -galaksiye- kaçarız.

-olmayan`a olan derin tutku.


YAZARLAR



Yazarın En Çok Okunan Yazıları
-belki biraz da morfin sülfat.

-anne, ben barbar mıyım?

-hayatı anlıyorum, sadece kabullenemiyorum.

-geçmişi özledikçe ensesine soğuk su tutanlar için, the xx

-coo design project: bence olur o iş.

-tatlıya bağla: hayallere çıkılan yolculuk.

-yoğun his alarmı: daughter

-...ve sonsuza dek mutsuz yaşadılar.


Size daha iyi hizmet verebilmemiz için sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Giriş yaptığınız andan itibaren çerez kullanımını kabul etmiş sayılacaksınız.  Detaylı bilgi için tıklayın...
 X