"Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız??"

Bu yazının başına oturmam o kadar uzun zaman aldı ki. Önce yılbaşına yetişsin dedim, ama o zaman Trendus’taki hesabım açılmamıştı. Sonra araya geziler girdi, hadi Sevgililer Günü olsun dedim. Sonra araya işler girdi, dersler, misafirler derken Sevgililer Günü de geldi geçti. Nitekim biiiir türlü üzerimden atamadığım kış miskinliğinin kurbanı oldu bu yazı meselesi şimdiye kadar. Peki bugün ne oldu da sonunda işin başına geçtim? Çok basit bir şey oldu aslında, bu sabah uyandığımda güneşi açmış buldum (: Sabah güneşi görünce dans ederek uyananlardanım ben. O şevkle, oturdum sahildeki en bir sevdiğim cafeye, geçtim yazımın başına.
 
Ne mutlu ki, dört mevsimi de hakkıyla yaşayan bir memlekette olmanın da verdiği avantajla güneşle, karla, denizle, otla, böcekle filan gayet güzel motive olabilen bir milletiz; Instagram’ın gözümüze gözümüze soktuğu en bariz şeylerden biri bu oldu sanırım (: Çeşitli sebeplerle motive oluyoruz olmasına ama özellikle bu sene yılbaşına yaklaşırken çeşitli yeni yıl motivasyonlarına, süslemelerine,  planlarına, ağaçlara, ışıklara filan rağmen çevremdeki çoğu insan “şu 2016 bir an önce bitse” diyerek geçirdi 2016’nın son günlerini. Hakları da vardı aslında, gerçekten de çok fazla içimiz karardı, haberlere bakmaya yüreğimiz el vermedi, her gün bir bomba, bir cenaze, yüreğimizi ezen bir haber... Lakin bütün bu ülke çapındaki buhran bir yana, şu da artık yüzümüze çarpan bir gerçek ki insanlar gündelik hayatlarından da fazlasıyla bunalmış durumdalar. Ve bu sadece 2016’ya ait bir durum değil. Çok yeni bir şey söylemeyeceğim. Defalarca yazıldı zaten; gün geçtikçe bireyselleşen, koşturmacalarla dolu, artan sorumluluklara boğumluş, tüketim çılgınlığının dibini görmüş hayatlarımızda yaşadığımız duygusal boşluk büyüyor da büyüyor birçoğumuz için. Benim sorguladığım “gerçekten böyle bir durum var mı yok mu?” meselesinden ziyade, bununla savaşmalı mıyız yoksa edebimizde kabul edip önümüze mi bakmalıyız meselesi.
 
Yalnız kalma meselesini kafaya takmış, bununla aşk nefret ilişkisi yaşayan bir nesil bizimkisi bence. Özellikle aşk meşk ilişkilerinde şiraze kayıyor. Bir yandan kendini yalnızlığa yüzde yüz donanımlı olarak yetiştirmeye çabalayan, ona göre maddi kuvvetini arttırmak için uğraşan, bekar evine sanki uzunca bir zaman orada yaşama niyeti varmış gibi ciddi yatırımlar yapan, bağlanmadan aynı anda çeşitli insanlarla flört etmeyi seven, lafa geldi mi “uzun süreli tek eşli ilişkiye inanmyorum” diye bıdı bıdı eden; ama diğer yandan da evlilik hakkında ortamlarda “hiç benlik diil abi yea” coolluğunda takılırken hiç beklemediğimiz anda şak diye evleniveren, ya da bize “bu güzel insan, şu kızın/çocuğun elinde ne ağladı üzüldü ya, ama bi bırakamadı gitti bunca zaman, ne bulduysa artık” dedirten, yani sürekli hayatında birisinin olmasına, birisinin ilgi ve şefkatine ihtiyaç duyan, sonuç olarak “bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız??” (bkz. Kaybedenler Kulübü) paradoksunu damarlarımızda hissetmemize yol açan bir güruh var. Geçenlerde gittiğim bir seminerde bir psikolog-akademisyen bey diyordu ki “şimdiye kadar önüme binlerce vaka gelmiştir, bu problemlerin kökenini çok kabaca teke indirgeyecek olursam şunu söylerim: insanların özünde cebelleştiği ‘ben OKEY miyim?’ sorusu”. Ben tamam mıyım? Yani ‘bana tamam olduğumu hissettir, beni sevdiğini hissettir, bana yalnız olmadığımı hissettir’ diyor insanlar özünde, bunu hissedemeyince de bu sorun çeşitli kılıklara girip bir yerlerde patlak veriyor. İnsan canlısının en büyük korkularından biri, uzun vadede yalnız kalmak demek ki.
 
Peki elimizin altında hiç olmadığı kadar insanın olduğu, bir tıkla –hadi bilemedin iki tıkla- ulaşamayacağımız birinin kalmadığı bu devirde, insanın kendini giderek daha büyük bir duygusal boşluğun içinde, daha yalnız, daha zor ilişki kurar hale gelmesi garip değil mi?
 
Herkesin farklı bir cevabı olabilir bu soruya. Ama fikrimce cevap soruda yatıyor. Bu çağın en büyük şansı, aynı zamanda da en büyük laneti: bir tıkla herkese ve her şeye ulaşabiliyor olmak.  Aradığımızı bulsak da, onu kaybetmekten korkmaz olduk artık, sorun tam da burada. Çünkü kaybetsek bile, bir değişik alternatifini kısa sürece bulabileceğimiz illüzyonu ile yaşıyoruz. Arkadaşınla mı küstün? Ne uğraşıcan barışmakla, geçenlerde na zamandır görüşemiyoruz diye Feysten yorum atan Merve vardı, ona bi' mesaj atarsın onların gruba kaynarsın, çok da tın. Sevgilin ilgi göstermiyosun diye darlıyor, çok mu bunaldın? Kim uğraşacak mıy mıy mıy gönlünü yapmayla. Zaten yeterince sarışın da değildi, geçenlerde daha fıstık bir versiyonu Berke’nin doğum gününde sana yazmıştı, ona yürürsün çeşit olur hem. Yeni aldığın kulaklığı mı kaybettin? O hele hiç problem değil, sipariş verirsin yarın kapına daha da yenisi tekrar gelir. Yaaani güzel arkadaşım, kadir kıymet bilmez bir nesil olduk çıktık. Çünkü niye? Çünkü emek göstermek çok zahmetli, onu yapmaktansa yeni opsiyona yönelmek daha eğlenceli, seksi ve kolay! Her taraf opsiyon çünkü!  Herkes, her şey, her çeşit; her an “available”, her an “online”. O kadar bozdular ki ayarlarımızı "hayatı yaşa, anı yaşa, herşeyden önce sen gelirsin!" diye diye; hayatı yaşamayı, her şeyi ve herkesi o anda tüketmek zanneden garip bir nesil olduk çıktık ve bunun önünü alamıyoruz.
 
Geçenlerde Sabahattin Ali’den okuduğum bir alıntı geldi aklıma, bu yaz “beach”lerde falan pek meşhurdu malum fark etmişsinizdir, yılların Kürk Mantolu Madonna’sını yeni keşfetti ahali. Neyse de diyor ki orada –aslında bir sürü güzel şey diyor ama-:
 
“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyor.”
 
İşte sorun aynen bu güzel arkadaşım. Belki de bu yüzden yeniden keşfediyor insanlar bu kitabı, Sabahattin Bey'in orada bahsettiklerini damarlarımızda hissediyoruz çünkü artık her an, her iki ilişkide neredeyse. İnsan tanımak zahmetlidir. İnsan sevmek emek ister. Ama sonucu da bu zahmete değer. 70 yaşına gelsen de, buruş buruş olsan da, götün göbeğin çıksa saçların dökülse de, işini kaybetsen de, sağlığından olsan da seni seven biri olduğunu bilirsin. Yalnız olmadığını bilirsin. Birinde bir tarihin olduğunu, birinde iz bıraktığını, sen gidince harbiden üzülecek birileri olduğunu bilirsin. Az şey mi bu? Emek göstermenin mükafatı bu. Gel gör ki biz bir insanı kazanmak için nasıl emek gösterilirdi, emek göstermek neydi, ("sevgi neydi? sevgi emekti, diyerek Selvi Boylum Al yazmalım'a da bir selam edelim) unutuyoruz git gide. Velhasılı, eskilerin anlattığı o muhteşem aşkları hiç tadamadan geçip gidiyor ömür; aşık olmayıp, “ilişkiye inanmadığımız” için “cool” olduğumuza kendimizi inandırararak. Yüzeyselliğin doruklarında bir yerlerde mutlu olduğumuzu falan zannederek. Evrim teorisinden yorum yapacak olursak –kullanmadığımız uzuvlarımızın yok olması misali-, birine emek göstererek özel, yoğun, derin bir hissyat yaşama kabiliyetimizi de birkaç zamana tamamen kaybedeceğiz sanırım.
 
Eee peki nedir o zaman? Geldim en başta dediğim “benim sorguladığım bununla savaşmalı mıyız, yoksa edebimizde kabul edip önümüze mi bakmalıyız” meselesine.  Ben hayata bakış açısı optimist olan savaşçı biriyim (: Dolayısıyla “bu devirde kimse sevmeyi bilmiyor arkadaşlar, o yüzen yalnız ölücez hadi dağılalım” demek hiç tarzım değil.  Bir kere şu var, genelleyerek anlatmak durumu biraz karikatürize edip, meselenin altını çizmeye yarasa da (bkz. mübalağa da bir sanattır ), bildiğimiz üzere tek tip bir modelde üretilmedik. Evet genel olarak olumsuz bir gidişat var, ama her zaman istisnalar vardır. Her zaman bizim bir istisna teşkil etme şansımız vardır. Her zaman kendi hayatımıza müdahale edip, onu istediğimiz gibi inşaa etme gücümüz vardır. O sebeple, ben değdiğini inandığım insanlara emek göstermeye devam edip, karşılığını hayatımın bir noktasına alacağıma gerçekten inanmayı seçiyorum –ve alıyorum da bence, aralarda çakıldığım olsa da (: Çakıla çakıla çakılmadığımız senaryoya doğru gidiyoruz işte. Ayrıca bunun dışında da kabullenmek de bir çeşit motivasyon. Güçlü olmak kabullenmekten geçiyor bazen, her zaman savaşmak çözüm olmayabiliyor. Zira kabulleniş sonrasında çözüm üretip değiştirme gücünü de getiriyor bence beraberinde.
 
Yani tünelin ucunda hep bir ışık var ve o ışık kendimiziz. Önemli olan insanın kendisini mutlu edecek, olası yalnızlığıyla barıştıracak, ama bir yandan o yalnızlığı gereksiz bir şekilde kutsamayacak bir motivasyon bulması kendine bence. Sabah gördüğün güneş olsun, akşam yağan kar olsun, öğlen içtiğin kahve olsun, nefes almak olsun, kendi paranı kazanmanın verdiği gurur olsun, arkadaşların olsun, ailen olsun, sağlığın olsun. Olsun da olsun milyon tane sebep var mutlu olmaya ve yalnızlık meselesiyle kafayı bozmamaya (:  Bu yazıyı da @kisacikfilm hesabında gördüğüm, Karşı Pencere’den bir alıntı ile bitiriyorum ve ilk yazım camiaya hayırlı uğurlu olsun diyorum (: :
 
“Seni terk eden herkes her zaman yanında kendinden bir parça bırakıyor mu?
Anılara sahip olmanın sırrı bu mu?
Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim.
Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim”.
 



Yazarın Son Yazıları
-Flört bir oyun mu? Bu neb’çim oyun!

-Nalet “baraj” kilosu!

-"Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız??"


YAZARLAR



Yazarın En Çok Okunan Yazıları
-Nalet “baraj” kilosu!

-Flört bir oyun mu? Bu neb’çim oyun!

-"Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız??"


Size daha iyi hizmet verebilmemiz için sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Giriş yaptığınız andan itibaren çerez kullanımını kabul etmiş sayılacaksınız.  Detaylı bilgi için tıklayın...
 X